mickey rourke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mickey rourke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2016 Pazartesi

Buffalo '66 (1998)

Öncelikle biraz onu tarif edeyim sana:
Birbirine dolanmış uzun ve kıvırcık kömür karası saçların altındaki yüzüne yerleşmiş göz çukurlarının içinde, hani neredeyse pörtlemiş gibi görünen mavi gözleri ve sakini olduğu bu mahalleden kaçıp kurtulmak istercesine öne doğru çıkıntı yapan sert bir çenenin altında, yay gibi gerilmiş dudaklardan çıkan ve bu düzeneğe hiç oturmayan, ince ve yırtıcı tonda bir ses… Dersem eğer; 
Sen de “AA, ulan bizim Gallo bu” dersin belki…
Bizim Gallo evet, haklısın. 
İşte o bizim Gallo, yani Vincent Gallo oyunculuk kariyeri boyunca, bana soracak olursan, bir kucak çocuğu olmadığını kanıtlamış ender aktörlerden birisidir ve onu alıp asla vıcık vıcık bir romantizm şekerlemesinin içine saramazsın. Sen zaten yapmazsın da, ben onu lâfın gelişi öyle söyledim. Bazen lâf böyle bodoslama üstüne üstüne gelir ya hani. Her neyse işte, olmaz çünkü kanı uyuşmaz, o kalıba oturmaz, ne bileyim, seni bulutların üzerinde gezintiye çıkaracak rehber vasfından uzaktır. Ya da büyük bütçeli bir aksiyon filminde, dünyayı kurtarmaya çalışırken ortalığı kan gölüne çevirip, tozu dumana katan bir adale yumağı da değildir.
Gallo, tabiri uygunsa, sinemada kendi yolunda ilerleyen bir çatlaktır.
Kendisinin yazıp yönettiği ve aynı zamanda başrolünde oynadığı “Buffola 66”, işte tam da onu tanımlayan sıfatlara merkez oluşturan bir yapı taşı niteliğinde zannedersem.  
Ama Gallo’yu belki de benim gibi ilk defa, 1992 tarihli bir Emir Kusturica filmi olan “Arizona Dream”de aktörlük hayalleri kuran Paul Leger karakterini canlandırdığında fark etmiş olabilirsin. Bu filmdeki rolü, üzerine yapışacak kadar, o kadar fazla karakteristik özelliklere sahipti ki, birazına değinmeden geçmem imkânsız. Neden imkânsız olsun, değil tabi ki ama bana ne, hatırlatmak istiyorum. Uzun sürmez.
En akılda kalıcı sahnelerin birinden bahsedeceğim; kuzeni Axel rolündeki Johnny Deep, biraz da alaycı bir yaklaşımla ona aksanındaki tuhaflığın nedenini sorduğunda, biraz içerlemiş bir tavırla ve sanki kendi doğasından gelen bir hakkı savunan ve buna kayıtsızca inanan biri edasıyla, bütün ünlü aktörlerin New York aksanına sahip olduğunu söylerken ona, diyordu ki:
“Funny New York accent, huh?”
Sonra devam ediyordu: 
“Is De Niro FUNNY? Is Pacino FUNNY? Is Rocky FUNNY? Was Rocky FUNNY?”
Asla ve asla yüzüne dokunulmasına izin vermeyen, “Raging Bull” filminde De Niro’nun Joe Pesci’yi karısını düzmekle itham ettiği sahnenin repliklerini ezbere bilen bir sinema fanatiğidir “Arizona Dream” deki rolünde Vincent Gallo.
Tüm benliğini saran aktör olma hayalleri ile katıldığı küçük çaplı bir yetenek yarışmasında, seçici jürinin karşısına geçip, Alfred Hitchcock klâsiği olan “Nort by Northwest” filminde Cary Grant’i bir uçağın kovaladığı sahneyi, büyük bir tutkuyla ve hiçbir mimiği, refleksi atlamadan, kendini yerden yere atarak canlandırması, “Arizona Dream”i hafızamıza kazıyan ve onu kült mertebesine yükselten olağanüstü sahnelerden biriydi. Hatırlarsın. Sırf bu sahne hakkında bile sayfalar dolusu yazı döşeyebilirim buraya!
Hal böyleyken “Buffalo 66” da ise, hapisten yeni salınmış ve neredeyse altına işemek üzere olan Billy Brown’u canlandırır ve bu hayli talihsiz durum yüzünden pejmürde bir aerobik salonu içinden, biraz balıketli bir kız olan Layla’yı (Christina Ricci) zorla kaçırıp onu alıkoyacak kadar da ileri gitme cüretini gösterir. Götürürken de epey hırpalar. Kendine güvensiz tipleri canlandırmakta özel bir yeteneği olduğunu düşünebilirsin bu adamın.
Neden böylesine anlamsız bir saçmalık yaptığını düşünürken sen, aklına birkaç olasılık gelir: mesanesini zorlayan şiddetli basınç mutlaka beynini muhafaza eden kafatası duvarlarını nemlendirmiş ve üzerinde zorlukla yürüyebildiği mantık düzleminde ayağını mı kaydırmıştır?
Hayır! Sadece basit bir isteği vardır: Anne ve babasını görmeye gittiğinde, birkaç saat boyunca onun karısı gibi davranması ve bunu yaparken de olabildiğince ikna edici olması gerekiyordur. Ebeveynlerine bir karısı olduğu hakkında yalan söylemiştir ve doğruyu söyleyecek cesareti yoktur; hapiste yattığını bile bilmiyorlardır. Zaten annesi (Angelica Houston) hiçbir şeye ilgisi olmayan ve sadece taraftarı olduğu takımı önemseyen koyu bir Amerikan Futbolu hayranıdır. Alışılmadık bir anne karakteri doğrusu.

Babası ise hayal kırıklığı yaşamış bir şarkıcı eskisidir ve o da yalnızca midesini düşünen ve yiyeceği öğünlerden asla feragat etmeyen, sinirli ve saldırgan bir adamdır. Bir ara Layla’yı bile sertçe azarlar. 
Hikâyenin akışı daha çok bir kara-komedi tarzında ilerliyorsa da Vincent Gallo’nun mizah anlayışında ilginç ve ağır bir dram janrı da her zaman bulunuyor. Oyunculuk ya da yönetmenlik fark etmeksizin o koyu kıvam daima çevresindeki atmosferi çevreleyen bir aura gibi ve o bu durumdan faydalanmasını çok iyi beceriyor.  
Öte yandan Vincent Gallo, sanki Tarantino’nun açtığı yoldan ilerleyerek, sinema dünyasında kült mertebesine erişmiş oyunculara da yer veriyor ve bir anlamda onları da onurlandırıyor. Mickey Rourke ve Ben Gazzara filmde görülen isimlerin başında geliyor meselâ ve hepsinin Gallo ile ortak sahneleri var. Bu bana göre çok önemli bir ayrıntı ve belki de fazla duygusal. 
Christina Ricci ise apayrı bir fenomen; iç gıcıklatan kilosu ile elbisesinden her an taşacak izlenimi uyandırıyor. Olumlu anlamda söylüyorum bunu. Aslında olumsuzu nasıl olur bu gözlemin hiçbir fikrim de yok. Var da, kastettiğim o değil, dolayısıyla anlatmaya lüzum yok. Gerçi yeterince bahsetmiş bulundum. Yahu tamam, kendin bak, orada işte…
Bir diğer konuysa Gallo’nun bu filmi olağanüstü bir duygusallıkta sahiplenmiş olması. Elbette kendi yazıp yönettiği bir film bu ve onu tüm hassasiyeti ve varlığı ile savunması gayet anlaşılabilir fakat 1998 yılında,  televizyon kanallarının birinde yayınlanan film eleştirisi programına ansızın yaptığı baskın da hayli şaşırtıcı!
O programda eleştirmenlerce yerden yere vurulan “Buffalo 66”yı stüdyoya, hiç üşenmeden bizzat kalkıp gittikten sonra “gelin bunu yüz yüze konuşalım beyler!” tavrıyla bir köşeye kurulup, entelektüel duruşundan taviz vermeden oradaki eleştirmenleri tek tek ters köşeye yatırıp, şaşırttıktan sonra bile bununla yetinmeyip bir de birkaçının film hakkındaki olumsuz düşüncelerini de değiştirebilmesi gerçekten takdire değer. Üzerinde ev kıyafeti olduğunu anlamakta zorlanmayacağın bir eşofman takımı ile birbirinden ukalâ dört film eleştirmeninin (birisi program sunucusu da olabilir) arasına dalıveriyor adam! Cesaret mi, çılgınlık mı sen düşün ve karar ver. Bu anın videosunu istersen aşağıdaki linkten seyredebilirsin. 

Böylesine cilâlayıp parlatmama rağmen, Gallo her zaman doğru kararları alıyor denemez elbette. Son yıllarda yukarıda saydığım ve asla ‘yapmaz’ dediğim şeylerin çoğuna bulaşmış bu aykırı adam. Neden böylesine vasat ve saçma projelerin içinde yer aldığını anlamadığım yapımlarda, sürpriz yumurta gibi ortaya çıkması gelenek olmuş. İçlerinden birisini, 2012 yılı bir İtalyan yapımı olan “La Leggenda di Kaspar Hauser” filmini geçtiğimiz aylarda seyretme GAFLETİNE nail oldum ve işin gerçeği filmle alâkalı olarak beklentim de yüksekti ama hayal kırıklığı o kadar büyük oldu ki, filmden birkaç saat sonra tüm yediklerimi çıkardım ve dahası örtü döşek hasta oldum. 
Nihayetinde herhâlde üşütmüşüm kuşkusuz. Örtü döşek yatmamın sebebi olarak bu lânet olası filmi işaret etmek ya da bağrı yanan biri gibi intizar etmek istemiyorum. Yersiz olur (acaba?). Yine de, istersen bir de aç karnına (yediklerini olduğu gibi çıkarma sonra) sen seyret filmi…
Yaptığı etkiyi test etmiş oluruz. 
Not: Çıkardıklarını yorum bölümüne betimleyebilirsin. 

30 Ocak 2015 Cuma

Barfly (1987) - Factotum (2005)

Yıllar önce İstanbul Beşiktaş’ta bir kitap evinde çalışırken, gece mesai bitiminde cebimdeki üç-beş kuruşu da çekinmeden feda edip, gece okumak için bazen bir kitap satın alır ve eve öyle dönerdim. Çalışan indiriminden faydalanıyordum elbette. Bu gecelerin birinde, kitap evinin kasasında görevli olan ve çalıştığım süre boyunca bir-iki kez yaptığımız sohbetten anladığım kadarıyla, lafını asla esirgemeyen karakterde çok düzgün bir kızla entelektüel manada tartıştığımı hatırlıyorum veya başlangıç itibarı ile öyle olduğunu söyleyebilirim.
Çıkarken satın aldığım kitabı kasaya girerken, kitabı elinde biraz evirip çevirmiş ve yazarına şöyle bir baktıktan sonra, gözlerimin içine “beni hayal kırıklığına uğrattın; bu kitap alınır mı” anlamı çıkartılabilecek bir bakış fırlatmıştı. Yorgundum ve sanırım bu ayıplayıcı bakış hiç hoşuma gitmemişti. 

-Ne oldu, ne var, dedim biraz sıkıntılı ve boğuk sesimle. 
-Bunu mu aldın? Bu adamı mı okuyacaksın, dedi.
-Evet, Bukowski’yi sevmez misin? Çok şey kaçırıyorsun.
-Senin bu adamı okuyabilen biri olman çok garip. Gerçekten beni çok şaşırttın. Bu denli sığ ve çapsız bir adamı okuman…
-Üstelik çok da severim, dedim. 

Eleştirinin dozunu kaçırdığını hissediyordum ama bir yandan da benim ne okuduğum veya kimi seveceğimle ilgili kendisini neden bu kadar sorumlu hissettiğini de anlamamıştım. Benimle mi ilgileniyordu yoksa! 

-Kadınları hor gören yazılarıyla ün yapmış, terbiyesiz biri… Yazdıklarının edebiyatla ilgisi yok.
-Yanılıyorsun, aslında son derece duyarlı biridir ve yazdığı şiirler de (eğer okumasını bilirsen) içten ve dokunaklıdır. Duru ve manalı bir öfkeyle, zarafetli bir dil kullanır.

Tek kelimesine dahi inanmıyordu. Söylediklerim kulağına sanki kendini bu utanç verici aşağılık durumdan, çaresiz bir çabayla sıyırmaya çalışan birinin manasız boş lakırdıları gibi geliyordu. Bukowski’yi sevmediğini söyleyen ve yazdıklarını açık sözlülükle aşağılayan birisiyle, daha önce hiç ciddi manada bir tartışmaya girmemiştim. Yine girmezdim aslında ama beni ne dürttü bilmiyorum. Günün tüm yorgunluğu üzerimdeydi; diğer çalışanlardan birkaçı da yanımıza gelmişti ve anlaşılan onlar da çıkmadan önce, bu entelektüel kapışmadan kimin galip ayrılacağını görmek istiyorlardı. 
Pekâlâ, bir gösteriye ihtiyaçları vardı ve yazdıkları ile beni silkeleyen bu adamı kimsenin küçümsemesine izin vermeyecektim. Üstelik kızın gözünde ben de topun ağzındaydım. Öyleyse size naçizane bir edebiyat dersi vermenin zamanı geldi dostlar. Tüm gün binlerce kitabın içinde çalışıyoruz, günün sonuna bir anlam katmanın tam sırası değil mi?
Onun benim kelimelerime ihtiyacı yok, diye düşündüm. Bırakayım da bu kapışmanın tartışma unsuru olarak Buk, bu peşin fikirli kızın gözünde kendisini kendi ifadeleri ile savunsun. Kasaya girişini yapmadan önce elinden kitabı büyük bir öz güvenle aldım. Yine baktı. İlk dönem şiirlerinden oluşan bir seçkiydi; (günler tepelerden aşağı koşan vahşi atlar misali). Yüzüme kendinden en emin ifademi yerleştirdim ve çevremde dikilen diğer çalışanları da, “tamam sizi fazla bekletmeyeceğim, bu tartışmayı şimdi sonlandırıyorum” manasına gelen kararlı bir gülümseme ile süzdüm.

-Bana kalırsa çok önyargılısın ve bence Bukowski’yi çok fazla okumamışsın. Şimdi bu kitabın herhangi bir sayfasını rastgele açıp, sana onun şiirlerinden birini okuyacağım ve dikkatli dinlersen eğer, bu adamın çok sert ama bir o kadar zarif mısralar yazdığını göreceksin. Hazır mısın?
-Boşuna uğraşıyorsun. Bu adamı yeterince okudum ve tanıdım. Fikrimi değiştiremezsin, dedi.

Israrlı inatçılığı sinirime dokunuyordu ama bir yandan da, kendine güveni ve kararlı hali sempatik ve sevimliydi. Onu şaşırtmak heyecanlı olacaktı. Bukowski şiirlerini zaman zaman evde arkadaşlarıma yüksek sesle okuduğum için bu konuda talimliydim. Gırtlağımı temizledim. Çevremdekilere yine küçük bir gülümseme ile baktım ve kitabın ortalarına doğru parmaklarımı yerleştirip gelişigüzel açtım ve kızın önüne koydum. Açtığım sayfaya baktı, ardından diğerleri eğilip baktılar. Yüzlerindeki şaşkın donukluğu fark edip en son ben baktım. Şiirin ismi büyük puntolarla yazılmıştı.

(S..KİŞ OYUNU) 

Kasten yaptığımı düşünüyor olmalıydı ama bu kitabı daha önce hiç okumamıştım. Okumuş olsam bile nasıl bir el hassasiyeti ile bu şiiri özelikle o anda cart diye gözünün önüne açabilirdim ki; imkânsızdı ve kendimi iğrenç bir biçimde tekzip ediyor olmamın da mantıklı bir açıklaması yoktu. Rezalet ve yersiz bir tesadüftü yalnızca. Gözlerini üzerimde hissediyordum. Diğerleri de aynı bakışı üzerimde test ediyor olmalılardı. 
Hemen pes etmedim; eğer ilk dörtlüğü okursam belki o benim bildiğim harikulade dizeler kendini gösterir ve yaşlı Buk’un bu önyargılı kızın gözündeki itibarını yine de bir nebze yükseltebilirim diye düşünüyordum ve beni terse yatıran başlığın altındaki dizelere önce şöyle bir göz attım. Hank yine lafını dolandırmadan söylüyordu: 

“ Gerçekten korkunç şeylerden biri de
   her gece her gece
   artık s..mek istemediğiniz
   bir kadınla
   aynı yatakta olmak.”     

Yeterliydi. Yenilgiyi kabullenmeliydim. Sanırım o da biraz bakmıştı ve haklılığının kanıtlanmış olduğunu belli eden, sabırsız bir puf sesi çıktı ağzından. Kitabı kapattım, o girişini yaptı, ücretini ödedim (çalışan indirimiyle) son kez yüzüne baktım. Yamuk bir gülümsemesi vardı. Sevimliydi. 

-Yarın görüşürüz, dedim. 

Arkama hiç bakmadan çıktım. Dışarıda Haziran serinliği vardı. Yukarıda bir yerlerde “Pis Moruk” elindeki şarap şişesini sallayarak bana gülüyor olmalıydı. İlerde bir gün ben bunu yazarım, diye düşündüm.
Gerçeğe dönüştürmek bu yazının girişine nasipmiş. Nasip, kısmet bağlamına da çok inanırım ya…                           
Charles Bukowski 1989 yılında yayınlanan “Hollywood” adlı kitabında, senaryosunu yazdığı “Barfly” filminin çekim süreci esnasında ve sonrasında yaşananları anlatır. Kendi tarzının oldukça dışında olmasına rağmen yine de okuması çok keyifli bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Bukowski’nin kitapta yazdıklarına istinaden, ilk başlarda filme dair hayli hevesli fakat projenin hayata geçirilme esnasında tam tersi bir isteksizlik içinde olduğunu hatırlıyorum. Yanılıyor olabilirim çünkü kitabı okumamın üzerinden on beş yılı aşkın bir zaman geçti. O yüzden tam tersi bir durum da söz konusu olabilir. Ne diye emin olmadığın şeyler hakkında fikir beyan ediyorsun öyleyse, diyorsun galiba değil mi? 
Pekâlâ, haklısın ama sen de o zaman kendi hafızanın şaşmaz keskinliğini bana kanıtlamak zorundasın. Maalesef kısır hafızalı bir toplum ile birlikte yatıp kalkıyoruz, o zaman kör-şaşı denklemi kuşkusuz benim olduğu kadar senin de nahoş ölçülerde problemin olmalı. Gördüğün üzere bende bir de, laf ve gedik denklemi problemleriyle alakalı karşı koyamadığım bir sempati sorunu var. Hayır efendi! düpedüz ukalasın, dediğini mi duydum. Lütfen nezaketi terk etmeyelim.

(bariz bir şekilde gaipten sesler duyma problemim olduğunun farkında değilim mi sanıyorsun; e yalnızlık birader, havaya üfürülmüş sözcüklerle haşır neşirim burada) 
    
Filmin ön gösterim gecesi yapılırken, davet listesinde ismi onur konuğu olarak yazılan Bukowski ve karısı Linda, salona girip de filmi seyretmek üzere koltuklarına geçtiklerinde, Hank yeteri derecede stres ve bunaltıyı zaten üzerine bir paratoner gibi toplamış gibi duruyormuş. Ardı ardına içtiği içkilerin de etkisiyle mi bilinmez, filmin ortalarına doğru iyice bunalan ve artık tahammülü kalmayan Buk, ekranda Henry Chinaski’yi canlandıran Mickey Rourke ne zaman görünse yuhalamaya ve küfür etmeye başlamış. Filmi izlemeye gelen diğer konukların tepkisini çekmeye başladığında, onların da şahsına bir güzel kaymaya yeltendiğinde ise Linda artık oradan gitme zamanlarının geldiğini anlamış.  Kitapta yazan bu, eğer doğru hatırlıyorsam. Yahu sen burayı bir oku da, inanmıyorsan doğrulamasını kitabı okuyarak zaten yaparsın. Müsaade et. Ne oldu sana, böyle değildin sen…
Yönetmenliğini Barbet Schroder’in yaptığı 1987 yapımı “Barfly” Henry Chinaski’yi seyircisine takdim ederken, sinemadaki tüm o arızalı anti kahraman karakterlerin ne yakınına, ne uzağına, ne de içine katmadan, başka bir konumlandırmayı tercih ederek karakteri anlatmayı seçiyor. Nihayetinde kendine has bir adam ve kendine has bir yazın stili. Hakkını vermek gerekiyor. O yıllarda epey revaçta olan Mickey Rourke da aslında rolünün hakkını veriyor ama anlaşılan Buk, filmi seyrederken tam tersini düşünmüş. 
Charles Bukowski’nin öyküleri, çoğu kimsenin şüpheyle yaklaşmasına rağmen, kendi ifadesi ile de doğrulanmış bir şekilde yüzde doksan beşi oranında otobiyografiktir ve kendisinin alter egosu (diğer ben) olan Henry Chinaski bu öykülerin anti kahramanıdır. 
Chinaski zaman zaman hayatına giren ruhu kemirilmiş, sadakatsiz ve çoğu alkolik kadınların ikamet durağıdır. Otel odalarının münzevi kiracısı veya park banklarını kuş tüyü yumuşaklığındaki yataklara tercih eden bir berduştur; bir de tabi ki süslü kelimelerle donatılmış edebiyatın karşısında elinde haşarat kovucu spreyle bekleyen itici ve edepsiz Amerikan yazarıdır. Çalıştığı hiçbir işte dikiş tutturamayıp kovulan veya kendisini kovdurtan, at yarışı bültenlerinin usta sistemcisi ve sarhoş olduğu zaman kendisini “dünyanın en büyük şairi” olarak tanımlayıp ama bunu hiç kimsenin bilmediğinden dem vuran arızalı bir alkoliktir.
Ulan iyi özetledim galiba; Hank okusa beni de yuhalar mıydı ki?
Şimdi bu tarifin yapısından hareketle, yarattığı karakterle kendisi arasındaki bağlantıyı sana göstermeye çalışayım: 
Bukowski de asla çalışmayı seven birisi olmadı. Onun tarifine göre sistem: ‘kendisini idame ettirecek işgücünün sürekliliği adına bireyleri köleleştiren acımasız bir sömürü çarkından başka bir şey değildi. İnsanın benliğini silen ve bireyleri duygusuz, teslimiyetçi ve itaatkâr bedenlere dönüştüren sistemin kendisi, asla özgür olabileceğin miktarda para kazanmana izin vermiyor ve yalnızca hayatta kalabileceğin kadar bir geliri sana reva görüyordu. Bu gelirse yalnızca seni tekrar işinin başına döndürmeye mecbur bırakan oltaya takılmış bir yemdi ve sen bu yemi afiyetle yemek zorundaydın.’
“ Kölelik yok olmadı, yalnızca bütün renkleri kapsayacak kadar genişletildi.” der Bukowski…
Otuzlu yaşlarının ortasından elli yaşına kadar, nefret ettiği bir postanede ve oranın her departman seviyelerinde ölesiye çalıştığını da unutmamak gerekir. Postane tüm iliğini kurutmuş anlaşılan. 
Senaryosunu yazdığı “Barfly” onun gençliğinde bir bar sineği olarak çoğu zaman, o taburelerin üzerinde kıçını örselettiği dönemleri anlatır. Bildiği birkaç “underground” öykü dergisine gönderdiği hikâye ve şiirlerin bir kısmının kabul edilip, gelecek vaat eden bir yazar olarak tanınmaya başlamasının arifesindeki kıt kanaat geçindiği dönemdir bu. İflah olmaz derecede alkoliktir. İntihara meyilli ve depresif ruh hali onu, bazı gecelerin sonunda takıldığı barın arkasında gözüne kestirdiği yarmalarla yumruk yumruğa dövüşmeye iter. Arada çeşitli işlere girer çıkar ve bu sayede oda kirasını ve alkol parasını denkleştirmeye çalışır. Geceleri onun yazıya dönebildiği güvenli sığınağıdır. 
Bukowski “Barfly”dan pek memnun kalmamış veya karakterinin fazla abartılı jestlerle donatıldığını düşünmüş olabilir ama filmin bir sahnesinde kendisi de bar müdavimlerinden biri olarak rol almıştır. 
Bu sahnede Henry Chinaski, biraz öncesinde yine hiç düşünmeden daldığı sert dövüşün ardından mekân değişikliği yapıp, kuruyan boğazını ıslatma hevesiyle başka bir bara girer ve orada Wanda (Faye Dunaway) adında güzel bir kadına rastlar. Bu harikulade kadının tek başına oturup da içkisini kimsenin ona eşlik etmeden içiyor olmasına şaşırır ve tabii ki buna gönlü elvermediği için derhal Wanda’nın sihirli yörüngesine doğru paytak adımlarla seğirtir. İşte o anda Bukowski, bar taburesinde oturmuş birasını yudumlarken bir yandan da yüzündeki deja vu ifadesi ile olan biteni seyretmektedir. 
Cebindeki son parayı da kendisine ve Wanda’ya içki söyleyerek harcayan Hank, içkisini dipledikten hemen sonra sözü hiç dolandırmadan kadına dürüstçe itiraf eder:

“İşte bu… Züğürdüm; bir içki daha alamam.”
“ Hiç paran yok mu? ”
“ Para yok, iş yok, kira yok; normale döndüm. ”



Varlığının mevcudiyet teşekkülünü dürüst bir sebep-sonuç ilişkisiyle bu kadar basit ve dolaysız bir sadelikte açıklayabilen adama bu kadınlar ne yapsın? Etkileniyorlar haliyle. Evet hemen hepsi çatlak ve ruhu vuruntulu kadınlar ama ruhunun ve aklının ücra köşelerinde boşluklar muhafaza eden kadınlar da hiç yabana atılmayacak kadar etkileyicidirler. Nitekim Wanda kısa bir süre düşündükten sonra, kendisini takip etmesini isteyerek onu kendi kaldığı otele götürüyor.

Hank Chinaski karakteri sinemaya birçok kez uyarlanmış, iyi veya kötü yazarı bir şekilde seyirci ile buluşturmaya çalışılmıştır. Bunların arasında en yeni tarihlisi olan “Factotum” ise yazarın 1975 yılında basılan aynı adlı ikinci romanından uyarlanmış. Bu filmde Chinaski’ye Matt Dillon hayat veriyor.
Dillon’ın Chinaski’ye hayat verirken kullandığı yöntem basitçe, fiziksel jest ve mimikleri minimum seviyede kullanmak ve rolünün gereği bedenini teatral bir oyunculuğa sürükleyecek coşkuyu biraz kısarak daha doğal ve sakin bir üslubu tercih etmek diye yorumlanabilir. Ekranda daha ağırbaşlı ama yine olabildiğince hayattan kopuk bir Chinaski izliyorsun. Kim bilir belki de aktör, yazarın “Barfly” ön gösterim gecesinde çıkardığı karmaşadan haberdardır. Bukowski’nin yaşasaydı Dillon’un yorumundan ne derece etkileneceği muamma elbette, bu bakımdan Rourke biraz daha şanssızmış diye düşünülebilir mi; hmm belki, belki de değil. 
Rourke yazarla birlikte kadeh tokuşturmuş ve onunla içki eşliğinde sohbet etme şerefine nail olmuş bir adam ve o zamanlarda Bukowski’nin kendisini canlandıracak bu genç adamın içki içme kabiliyetinden etkilendiğini ve bunu da dile getirdiğini yine o kitaptan hatırlıyorum. Yahu ister inan ister inanma artık.  
Norveçli yönetmen Bent Hammer’ın 2005 yılında çektiği filmde Lili Taylor ve Marisa Tomei gibi kaliteli kadın oyuncular da Chinaski’nin üşütük kadınlarına beden veriyorlar. Özellikle Lili Taylor’a bir saygı duruşu talep ediyorum. Kabul edenler; etmeyenler! Kabul edilmiştir.
İki film arasında konu edilen dönem arasında fazla bir fark yok gibi. Chinaski’nin neredeyse aynı yıllardaki halini anlatan “Factotum”u “Barfly” filminden farklı kılan ayrıntı ise, alkolik şairin tutunamadığı işlere de ekranda şahit olman. Hatta yönetmen filmin açılış sekansını bile bu fikir üzerinden planlamış. Chinaski’nin çalıştığı işlerdeki komik dikkatsizliğini ve içkiye olan zaafından ötürü içmek istediği zaman hiçbir sorumluluğun onu engelleyememesini sana esprili bir açılış sekansı ile izlettiriyor.
Buz kalıbı üretim fabrikasında çalışan Chinaski’yi eğer dağıtım işiyle görevlendirip de teslimatın ilk durağını bir bara yönlendirirsen,  kalıpların su haline dönüşmesi, Chinaski’nin bara adımını atar atmaz yelkenleri suya indirmesi kadar olağan bir durumdur.
Tıpkı beklenilen sonucun olağan olması gibi:

-Hey Chinaski! Kovuldun!