1 Mart 2016 Salı

Pink Floyd Live at Pompeii (Directors Cut) (1972)

Yaşam olgusunu, zihninde ve bedeninin her bir parçasında ve o parçaların her bir hücresinde ya da belki de ruhunun bütün katmanlarında algılamanı ve hissetmeni kolaylaştıran, ona değer katan tek ve ayrıksı tabaka ÖLÜMDÜR.
İnkâr ile uzaklaştırılan ve unutulmaya çalışılan ÖLÜM nihayetinde yaşamın içinde barınır. Peki, hepsi bu kadar mı? Yaşam ve ÖLÜM söz konusu olduğunda,  tüm idrak kanallarındaki geçişi kolaylaştıran ve onu hazmedilmesi kolay bir lokma haline getiren yanılgımızın şah damarı bu kaygan mantığın pürüzsüz boynunda mı nabız veriyor? Düşün!
Karşıt kutuplar birbirinden bağımsız olamazlar ve etkileşim daimidir ve belki de bu süregelen uyum ve denklik, ÖLÜMÜ tek başına yaşamı değerli kılan bir etmen olarak değil, asıl değerin kendisi olarak ÖLÜM, yaşamı sadece bir düzenek olarak içinde barındıran döngünün kendisi olmalıdır. Öyleyse ÖLÜMÜ bir etken ve aynı zamanda etkin bir devinim olarak görebiliriz. (fikir yürütüyorum; ana kaynak Yin&Yang felsefesidir, biline…)   
İki karşıtlığı birbirinden iten tek detay ise NEFEStir! 
Telâşla yaşamın içine çekildiğinde, başlama anın içine çektiğin derin bir NEFEStir. Çoktandır uyanmış yüreğinde sakin ve sabit vuruşlarla hızlanır kan dolaşımı ve tenin artık başkalarının dokunuşlarına maruz kalmaya açıktır.   
NEFESine, ritmik ve boğuk vuruşlarla eşlik eder yüreğin, hâlen…
Yaşam ve ÖLÜM arasındaki döngüyü ve karşıtlık yaratan etkileşimi, dokunaklı bir ironiyle beraber anlaşılabilir sözlere ve bazen de sadece müziğin içine yedirebilen ve dışarıdan ‘ahkâm kesmek’ olarak değerlendirilebilecek cesaret ve atılganlıklarını, ustalık gerektiren zarafetli bir dile çevirmeyi başarabilmiş en iyi gruptur Pink Floyd. Onlar anlatmaya çalıştıkları konuyu asla işaret etmezler, sadece orada olduğunu söylerler. Zaten bildiğin ama düşünmekten imtina ettiğin ve belki de korktuğun meselelerdir onlar.  
Yazıyı ilk cümlesinden itibaren kasvete boğmak istemezdim ama onlar ÖLÜMÜ ve deliliği gündelik hayatın olağan meselelerine dönüştürebilme kabiliyetleri sayesinde benden ve onları dinleyen herkesten, aklın ötesinden didiklenmiş metafizik alâmetlerden ziyade gözün ilişiğinde duran, yalnızca bakmayı seçersen farkına varabileceğin, yaşama ve insana dair ipuçlarını avucuna tutuşturdukları bir emniyet halatı gibi çekiştirmeni diğer bir deyişle SORGULAMANI beklerler!
Belki de NEFES bu yüzden değerlidir; boğazına çöken ve hayatı kısıtlayan, baskıcı ve bağnaz bir anlayışın pençesindeyken bile ilk önceliktir çünkü NEFES!
ÖLÜMÜN idrakinde bile son vedandır.      
Belki de yine bu yüzden, Meddle albümünden “Echoes” ile açılışı yapar Pink Floyd! Önce derin derin içine çektiğin NEFESin boğuk sesini ve ardından suya düşen bir tek damlanın ve onun yankısını duyarsın: berrak ve kristal bir ses; bir daha düşer ve bir daha… 
Sanki yankıya nazire yapmak istermiş gibi! Vezüv’ün eteklerine çarpıp geri gelir halüsinatif müziğin tınısı.  


1971 yılında İtalya’da ki Pompei amfitiyatrosundaki konserinde hiç kimseye çalar grup. Prensip, sanki muazzam bir devin, kuytu bir köşeye ilişmesi gibi sıra dışıdır. Floyd bir bakıma sessizliğin kendisi olmaya yeltenmiştir ve bunu gerçekleştirirken de, bu ıssız antik Roma kentine müziklerinin içinde akışkan bir rolü olan olağanüstü ses, ritim ve melodileri nazikçe ama beceri dolu bir üslûpta sızdırmayı başarmıştır. 
Vezüv’ün kızgın külleri altına gömülerek yok olan kentin kalıntılarına, güçlü amfilerden Pink Floyd’un psychedelic müziğinin iniltili ve büyülü vibrasyondaki melodik titreşimlerini sızdırmayı planlıyorsanız, dünyanın en zalim ve acımasız volkanının yok ettiği Pompei’ye hiç şüphesiz biraz NEFES ve bir kalbin kan pompalayan uyumlu sesi ile giriş yapmak çok anlamlı bir metafor karşıtlığı oluşturacaktır.
Kentin tüm ahalisinin birdenbire antik Roma’dan kalma heykellere dönüştüğü düşünülürse, bu metafor şahit olanın vücudundaki tüm tüyleri diken diken eden bir ürpertinin hiç de azımsanmayacak tetikleyicisi olabilir. Dahası bir zamanlar yaşayan, kanlı canlı bedenler olan o dehşetengiz heykeller, Pink Floyd’un alışılmadık ıssız konserinin tek şahidi ve dinleyicileri sayılabilir.     
Gerçektende Pompei’nin mozaik ve heykel sanatlarında ki olağanüstü görselliğini yansıtan arkeolojik kalıntılar, grubun tuhaf ve gizemli ama bir yandan da enerjik müziğinin içine dâhil olduğunda, seyredenin bilinçaltına hitap eden bir hipnotizma etkisi yaratır; aklın inkâr mekanizmasının dişlilerini madeni bir gıcırtı sesiyle uyandıran tek gerçek, aslında o beceri gerektiren sanatın emekçilerinin de dehşet anını sonsuza dek donduran ve insanoğlunun önüne bir ibret abidesi gibi bırakılmış, sanatın ince işçiliğinden uzak ama maalesef daha çarpıcı o taşlara dönüşmüş olduğu kavrayışıdır.


Pompei’nin büyülü atmosferini şimdilik bir kenara bırakıp projenin fikir babasının hikâyesine biraz değineyim.
Yetmişli yılların başında Adrien Maben’in, sanatın görsel ve işitsel temalarını bir filmde iç içe kullanma ve zarif bir üslûpta birleştirme isteği, kafasını kurcalayan önemli bir mesele haline dönüşürken, o yıllardaki usullere aykırı müzikal anlayışları ve kameralardan uzak duran gizemli karakterlerini de hesaba katarak, Pink Floyd’un kafasındaki bu belki aşırı idealist proje için mükemmel bir seçim olacağını düşünür. Grubun menajeri ile bağlantıya geçtikten bir süre sonra süreç ilerler ve Pink Floyd’un gitaristi David Gilmour ile bir görüşme ayarlanır. Ona aklındaki fikrin, gerçeküstü sanat ile müziğin bir nevi evliliğine olanak sağlayan ve bunu görselleştiren bir film yapmak olduğunu söyler. Gerçeküstücülük akımının önemli temsilcilerinden sayılan Rene Magritte ve Giorgio de Chirico’nun çizimlerini hatta Jean Tinguely’nin deneysel heykellerini bu projenin içinde kullanmayı plânlıyordur.
Fakat filmin görsel temasını oluşturan materyallerin yetersizliği ve Floyd’u projenin bir parçası haline getirmesi beklenen konseptin de Maben’in daha sonra kabulleneceği üzere heyecandan uzak, kötü bir fikirden ibaret olması sebebiyle Gilmour ikna olmaz ve ileriki bir tarihte yeniden görüşmek amacıyla ayrılırlar. 
Maben daha sonra kız arkadaşı ile turistik gezi amacıyla gittiği İtalya’nın Napoli şehri yakınlarındaki Pompei’de, bireysel ‘uyanışını’ yaşar ve projesi için burasının biçilmiş kaftan olduğu kanaatine varır. Ona göre burası tam da Pink Floyd’un olmak isteyeceği bir yerdir çünkü Pompei’de bulunan her insan birçok olguyu aynı anda hissedebilir; yıkılmış antik şehrin duvarlarında ÖLÜMÜ veya ihtiras dolu seksin kokusunu duyumsayabilirsiniz. David Gilmour ile yeni bir buluşma ayarlanır ve Adrien Maben Floyd’u Pompei’ye götüreceğini hatta grubu Vezüv sırtlarında yürüteceğini anlatarak onu ikna eder. Gilmour bu fikri grup arkadaşlarına iletir ve Floyd bu filmin içinde olmaya karar verir. 
Maben 1971’in Ekim ayında çekimlere başlar ve ertesi yılın ilk aylarında filmin Paris’te yapılan stüdyo çekimleri için bulundukları esnada Pink Floyd elemanları ile mola aralarında birebir söyleşiler de yapar. Bu röportajlar grup elemanlarının söyleşilere karşı genel tavırları nedeniyle biraz ciddiyetsiz bir havada geçmesine rağmen çok değerli materyaller olarak tarihe geçer. Bu soru-cevap şeklindeki söyleşiler siyah-beyaz olarak filme yerleştirilmiştir. 
1973 yılına girildiğinde ise Maben, Roger Waters’ı arayarak aklında bazı yeni fikirler olduğunu söyler. Pink Floyd’u bu sefer stüdyoda albüm kayıtları için çalışırken kaydetmek istiyordur. Canlı performanslarına Pompei’deki konser sayesinde şahit olan izleyici, bu sayede grubu albüm kayıtları esnasında kullandıkları teknikler, yaptıkları müzikal deneyler ve stüdyodaki çalışma prensipleri bakımından da izleme şansına erişmiş olacaklardır. Hesapta  “Live at Pompei” filminin bir sonraki sürümü olacak olan bu filmde üslûp tamamıyla aynı ama anlam farklı olacaktır. Waters Maben’in bu önerisine olumlu yaklaşır (şaşırtıcı!) ve ona eğer Londra’daki Abbey Road Stüdyolarına gelirse çekimleri tamamlayabileceği karşılığını verir. Şanslı bir tesadüfle Maben, Pink Floyd’u Abbey Road stüdyolarında Rock tarihinin en klâsik albümlerinden birini, “The Dark Side Of The Moon” süitini kaydederken yakalar ve bu kayıt anlarını da filme alır. Grubun kayıtlara verilen aralarda Abbey Road kantininde vakit öldürmesini ve aralarında yaptıkları konuşmaları da kayda almayı ihmal etmez.
Paris’teki o kısa söyleşilerde grup elemanlarının hayat felsefeleri ya da Pink Floyd’un müzikal felsefesi hakkında bazı ipuçları yakalamayı da başarır Maben. Meselâ grubun davulcusu Nick Mason sahnedeki müzikal icraatlarını daha çok “çılgın bir bilim adamının lâboratuarı” benzetmesi ile açıklamaya çalışır. Mason’un bu mizahî ifadesi önemlidir çünkü çoğunlukla enstrümanlarından dökülen notalar emprovize olarak geliştirilmeye açık bestelerdir ve uzun yıllar boyunca (The Dark Side Of The Moon yayınlanana kadar) bu prensibi devam ettirmişlerdir. 
Filmde de Mason’un bu benzetmesinin hemen ardından grup “Saucerful Of Secrets” parçasına girişir ki, benzetme hakikaten abartı değildir, Floyd çaldığı enstrümanlara acımasızca, hoyrat bir saldırganlıkta dalar. Hemen her notada kaos vardır. Parça dört bölümden oluşan bir enstrümantaldir. İlk bölüm olan “Something Else” çalınma şiddeti değişkenlik gösteren zil seslerinden ibarettir. Bu bölümde Waters’ın saldırgan stili Vezüv’ün merhametsiz kükreyişini andırır. Zilleri ellerindeki bagetlerle şaşırtıcı bir öfke ile döver Roger Waters. Mason onu kendi zillerine yaptığı daha yumuşak dokunuşlarla takip eder. Gilmour bu bölümü ‘savaş hazırlıkları’ tabiri ile tasvir eder.
Ardından Nick Mason’a ait davul partisyonlarından oluşan ikinci kısım “Syncopated Pandemonium” başlar. Mason’un çok seri bir ritim tutturduğu bu bölüme Gilmour’da gitarından çıkardığı yankılı çığlık efektleri ile katkıda bulunur. Rick Wright onları, piyanonun tuşlarını dirseğiyle örseleyerek takip eder. Roger Waters zillerden hırsını alamamış olmalı ki, kalkıp gongunun başına geçer ve benzer bir hiperaktif öfke patlamasını onun üzerine boca eder. Gongu parçalamak istercesine kuvvetli vuruşlarla sarsar. Bu bölüm bir anlamda savaşın kendisini temsil eder. 
Daha sonra savaşın sebep olduğu zararları temsilen “Storm Signal” bölümü başlar. Bu bölüm daha fazla klâvye ve Wright’ın ‘Türk Lokumu’ tabiri ile ünlenen karakteristik çalma stili ile bezenmiştir. Ardından “Celestial Voices” adlı son bölüme yumuşak bir geçiş ve Gilmour’un doyumsuz vokali ile beraber şarkı sona erer.  
Parçanın yapısal mühendisliğini, yükselen ve alçalan dinamizmini Waters ve Mason beraber tasarlamışlardır. Nick Mason’un grubun sahnedeki halini tarif ederken kullandığı mizahî benzetme, tam da bu şarkıda kendini gösterir. Grup elemanları sanki onu haksız çıkarmamak için, tüm konsantrasyonlarıyla, kendi ‘lâboratuarlarında’ çılgın denemeler yaparlar. Seyretmesi ise eşsiz bir deneyimdir.


Floyd 70’li yılların başında, özellikle Syd Barrett gruptan dışlandıktan sonra, kendi sound arayışlarının henüz ilk adımlarını atarken, ortak bestelenen o kendine özgü kült şarkılardan birkaçını da “Live At Pompeii” de çalar. Roger Waters’ın sözlerini bir Çin Şiirleri kitabından esinlenerek yazdığını söylediği “Set The Controls For The Heart Of The Sun” ve grubun en sevilen enstrümantal parçalarından bir tanesi olan “One Of These Days, I’m going to cut you into little pieces” bunlardan ikisidir. Maben iki parça içinde özel olarak kamera düzenekleri kurmuş ve öyle filme almıştır. 
“Set The Controls…” Pompei’de akşam saatlerinde çekilerek ışıklandırma parçanın ritmine uygun düzenlenirken, “One Of These Days” de kameralar farklı açılardaki konumlara yerleştirilmiş ve grubun dört elemanı da ayrı ayrı filme alınmıştır. Fakat verilen emeğin tersine, Waters ve Wright’ın kaydedilmiş görüntüleri maalesef kurgu masasına gidemeden kaybolmuştur. Gilmour’da bu parçada sadece kısa bir an gözükür. Koca parça tüm azametiyle Nick Mason’ın kucağına oturmuş ve hani neredeyse (çalan tek kişi olarak gözüktüğünden mi bilinmez) kendisi “One Of These Days” parçası ile özdeşleşmiştir. 
Şarkıyı çalarken görüntülenen tek kişinin kendisi olması belki de biraz dezavantaj olarak da değerlendirilebilir. Çünkü Mason parçanın en atak kısmında bagetlerinden birini elinden uçurur ve acele ile yenisini bacaklarının arasından çıkartırken de kayda alınır. Bu doğal tepki ve olağan kazayı seyrederken bir yandan da Floyd’un parçayı kesmeyip ustalıkla kayda devam etmesini izleriz. Nick Mason’ın bir bateristte olması gerektiğine inandığı refleks davranışlardan birisi olan  “eğer yanlış bir şey yaptıysan, ters ters basçıya bak!” kaidesinden şaşmayıp Waters’a bozuk bir bakış fırlatması da manidardır.
“Pink Floyd: Live At Pompeii” hem Maben’in sanatsal vizyonu hem de grubun meşhur olan asla playback yapmama prensibinden taviz vermemeleri sebebiyle, taşınması mecbur kılınan müzikal âletler, dev kolonlar ve kilometrelerce uzunluğundaki kabloların yarattığı aşırı maliyet hesapları, nakliye problemleri, yönetmenin birçok defa yaptığı şeyi sorgulamasına çanak tutmuşsa da, Pink Floyd’un sonraki yıllarda bir konser filmi yapma istekliliği göstermemesi ve bu alanda oldukça ketum davranması yüzünden oldukça değerlidir. 
1980 Eylülünde Londra’nın Earl’s Court salonunda verilen ve filme de alınan grubun en başarılı albümlerinin başında gelen “The Wall” konsept albümünün konserinin de asla resmi yollardan piyasaya sürülmediğini hesaba kattığımda, kendi adıma en azından, grubun en iyi dönemi sayılan 70’li yılları bu anlamda heba ettiklerini söyleyebilirim.
Waters 1985 yılında grubu terk ettikten sonra, Floyd konser filmleri hakkındaki ketumluğunu da bir kenara bıraktı ve çıkan her iki albümün de konser kayıtları piyasaya sürüldü.
O nedenledir ki, “Pink Floyd Live at Pompeii” bir müzik akımının yaratıcısı olan bu adamları tanımak açısından çok değerli bir doküman olmasının yanı sıra Psychedelic dönemin öncüleri olarak onları bu filmde, Floyd markasını taşıyan müziklerini Vezüv yanardağının eteğinde yer alan antik kent Pompei’nin kalıntıları arasındaki amfitiyatroda çalarlarken izlemek ve hatırlatmam gerek, henüz deneysellik anlayışından uzaklaşmamış ve konsept albüm yapma fikrinin o alacakaranlık şafağında dolanırlarken seyretmek bir mücevher değerinde ve asla unutulmayan bir deneyim. 
Ve önemli çünkü…
Sanat belki de hiç olmadığı kadar tarihin en talihsiz dramatik anının içine enjekte edilirken, öte yandan Pink Floyd’un zihinlerde çağrışımlar yaratan o sanrılı müziğinin esrarlı tınıları,  Vezüv’ün 24 Ağustos 79 yılında gökyüzünü siyah kül bulutlarıyla kapatan o şiddetli püskürmesi ertesinde, sonsuza kadar taşa dönüşmeye mahkûm edilmiş Pompei’nin o sessiz ve insanın kanını donduran görüntüdeki ahalisi içinde sanki yaşama kısacık bir an için dönüşü gibi…   
Sanki kısa soluklu bir NEFES gibi.    

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme